"Ayşe nerdeymiş?"
"Odasında babacığım"
"Ayşe, Ayşe nerdeşin, orda mışın?"
"Buradayım Erdemciğim"
"İyi mişin?"
"Evet anneciğim",
"Anne şeni çok seviyooooom..."
Kimsenin zorlaması olmadan, ilk defa kendi kendine "ŞENİ ÇOK SEVİYOOOOM" dedin. İlk olarak bana :)
Yaşasın..
1 Aralık 2010 Çarşamba
28 Kasım 2010 Pazar
Dizi dizi inciler :)
Masadayız, yoğurdu ısrarla çatalla yemek istedin. Dolayısıyla sürekli üstüne döktün. Seni defalarca uyardım ama beni dinlemedin. En sonunda ,
Ayşegül : (Sinirli sinirli) Oğlum biraz dikkat et, bak üstünü başını kirlettin hep.
Erdem : (Elini başına götürüp yokladıktan sonra) Anne başımı kirletmedim, sadece üstümü kirlettim.
Baba : (Ağız dolusu gülerek) Doğru söylüyor çocuk, başını kirletmediki annesi...
Ayşegül : (Sinirli sinirli) Oğlum biraz dikkat et, bak üstünü başını kirlettin hep.
Erdem : (Elini başına götürüp yokladıktan sonra) Anne başımı kirletmedim, sadece üstümü kirlettim.
Baba : (Ağız dolusu gülerek) Doğru söylüyor çocuk, başını kirletmediki annesi...
19 Kasım 2010 Cuma
İncilerin
Banyodasın, seni yıkarken kullandığım oturağı işaret edip, "Bunu kaldır lütfen" dedin. "Lütfen" kelimesini ilk defa kullandın.
Sonra seni yıkarken bir elini göğsünün üzerinde aşağı yukarı kaldırıp indirirken diğer elini de aynı şekilde kaldırıp indirdin. "Anne bak, gitar çalıyoooo.."
Tuvalete gidince, airwick kutusunu eline alıp bana verdin ve "Anne al, göjüm görmesin" dedin.
Ben sana ne diyeyim...
Sonra seni yıkarken bir elini göğsünün üzerinde aşağı yukarı kaldırıp indirirken diğer elini de aynı şekilde kaldırıp indirdin. "Anne bak, gitar çalıyoooo.."
Tuvalete gidince, airwick kutusunu eline alıp bana verdin ve "Anne al, göjüm görmesin" dedin.
Ben sana ne diyeyim...
18 Kasım 2010 Perşembe
Büyüyorsun
Hava güzel diye dışarı çıktık beraberce, önce Beykoz'a oradan da Kuleli'ye geçtik. Yemek yerken hava birden kapadı, baya rüzgar esmeye başladı.
"Hadi annecim" dedim, "Hava soğudu, artık evimize gidelim"
"Iııhhh"
"Ama ben çok üşüdüm, artık gitmeliyiz"
"Hayıııırrr, ditmeyelim"
Beni bırakıp birkaç tur daha attın bahçede. Sonra birden koşa koşa yanıma geldin ve bana sımsıkı sarılıp,
"Oooo, anne üşümee, kıyamamm" dedin.
Dünya durdu...
"Hadi annecim" dedim, "Hava soğudu, artık evimize gidelim"
"Iııhhh"
"Ama ben çok üşüdüm, artık gitmeliyiz"
"Hayıııırrr, ditmeyelim"
Beni bırakıp birkaç tur daha attın bahçede. Sonra birden koşa koşa yanıma geldin ve bana sımsıkı sarılıp,
"Oooo, anne üşümee, kıyamamm" dedin.
Dünya durdu...
17 Kasım 2010 Çarşamba
Erdem'den inciler
Erdem'in canı çok sıkılmaktadır, annesi bunun üzerine şarkı söylemeye karar verir. Çocuk dimağının alabileceği bütün şarkılar tüketildikten sonra annenin aklına yıllar önce ablasının kızıyla birlikte söylediği bir şarkı gelir ve sonrasında aralarında şöyle bir diyalog gelişir.
Ayşegül : Ben bir ineğiiiim, ben bir ineğiiim, sütümü için yani büyümeyi seçin. (Süt içmeye teşvik olsun)
Erdem : Anne?
Ayşegül : Efendim annecim?
Erdem : Anne, şen inek diilsin, şen avutaksın. (avukat)
Ayşegül : ??????????????????????????????????????
Hala gülüyorum, hatırladıkça hep güleceğim :)
Ayşegül : Ben bir ineğiiiim, ben bir ineğiiim, sütümü için yani büyümeyi seçin. (Süt içmeye teşvik olsun)
Erdem : Anne?
Ayşegül : Efendim annecim?
Erdem : Anne, şen inek diilsin, şen avutaksın. (avukat)
Ayşegül : ??????????????????????????????????????
Hala gülüyorum, hatırladıkça hep güleceğim :)
4 Kasım 2010 Perşembe
Meydan
Erdem doğduğundan beri onu mümkün olduğunca sık dışarı çıkartmaya çalışıyorum. Hani bebek doğduktan sonra anne bebeğiyle kırk gün evden çıkmamaya çalışır ya, ben öyle yapmadım. Erdem bir aylıkken biz Caddede dolaşmaya çıkıyorduk. Tabi bu durumu yadıgayan bakışların eşliğinde, "aman yavrum bebek daha çok küçük, biraz daha mı büyüseydi acaba??". Çocuğu alıp alışveriş merkezine götürüyor olsam anlayacağım da, ben onu hep açık havaya çıkarttım. Ayrıca bir çocuğun açık havaya, güneşe, gerektiğinde soğuğa, rüzgara da ihtiyacı olduğunu düşünenlerdenim ben. Neticede çocuklarımız cam fanusun içinde büyütemeyiz ki. Her türlü hava şartına daha bebeklikten itibaren alıştırınca çocuklar daha az hastalanacaklarmış gibi geliyor bana. Doğrusunu bildiğim iddiasında değilim, yanlış anlaşılmasın. Ama benim inancım bu.
Biz çocukken dışarıdaydık hep. Okuldan gelince yağmur çamur, kar dinlemez, önlüklerimiz çıkartıp (daha doğrusu fırlatıp :) ), dışarı atardık kendimizi. Lojmanın çimenliklerinin üzerinde futbol oynamak en büyük zevkimizdi. Üstelik de çıplak ayak. Hatırlıyorum bir keresinde ayağıma kırık bir cam kola şişesi batmış, ayağım baya da kanamıştı. Hemen yukarı çıktım, annem pansuman yapıp yara bandı yapıştırmıştı. Sonra da ben annemin bütün itirazlarına rağmen hemen maça dönmüştüm. Futbol o kadar önemliydi benim için. (Şimdi oğlanın başına gelse kucakladığım gibi hastaneye götürsem mi acaba diye düşünürüm kesin, o ayrı )Geceleri de kurbağaların eşliğinde saklambaç oynamak süperdi. Gerçi gece dışarı çıkmak için izin almak çok zor işti çünkü -bizim kuşağın bütün çocukları gibi- akşam ezanı okunmadan evde olmamız gerekirdi :)
Ben iki gün üst üste dışarı çıkmasam çok daralırım. Bey'e her zaman söylediğim gibi en azından "yüzüme rüzgar değmesi lazım" :)) Dışarıda olmayı seviyorum ama mutlaka açık hava olacak. Alışveriş merkezine -gerçekten işim olmadığı müddetçe- gitmemeye çalışıyorum. (İtirazlarını evde bana iletirsin bey)
Bu yüzden olsa gerek Erdem'i de sık sık dışarı çıkartıyorum. (Nihayet konumuza gelebildik) Her gün parka gitmeye çalışıyoruz. Eğer o günkü program buna elvermiyorsa en azından markete götürüyorum. Hava ne kadar sıcak ya da ne kadar soğuk olursa olsun. Rüzgarlı havalarda da dışarı çıkartırım mutlaka, tabi giyimine dikkat ederek.
Bu hafta hava gündüzleri çok güzeldi. İki gün Maltepe sahiline gittik, oradaki parkı Erdem çok seviyor. Arabadan denizi gördüğü ilk ana onmu parka kim götürüyorsa ona teşekkür edeiyor. "Şağol anne,şağol baba,şağol Duva (kendisi Zeynep Teyzesi olur). Orada hem dilediği gibi koşturabiliyor, hem kedilerle arkadaşık ediyor, hem de salıncağa binebiliyor. İki gün de Meydan'a gittik, bugün yine oradaydık. Ümraniye'de böyle yerler pek yok, orası da açık hava ve oyuncaklar da var. İki saat boyunca koşturdu, yoruldu, bol bol da güneş gördü.
Güneş görmesi çok önemli zira Erdem'e D vitamini damlası veremedik hiç. Bir aylıkken kontrole gittiğimizde doktor hanım artık D vitamini kullanmamız gerektiğini söylemişti. Biz de kullanmaya başladık. Ama damla kullanmaya başlayana dek hiç ağlamayan çocuk, damlayı verdikten bir saat sonra deli gibi ağlamaya başladı. "Acaba vitaminden olabilir mi" deyince hemşire olan ablam, doktoru aradık. O da damlayı kesip ağlamasını takip etmemizi istedi. Gerçekten damlayı kesince ağlamaları da kesildi Erdem'in. Bunu üzerine doktor damlayı kesti, bazı çocuklarda D vitamininin böyle bir yan etkisi olabiliyormuş. "Sık sık güneşe çıkartmanız gerekiyor" demişti doktor. Sadece elleri ve yüzü bile görse güneşi yeterli olurmuş. "Ama" dedi "sakın camın arkasından gelen güneş ışınlarının yeterli olacağını düşünmeyin, camın arkasından gelen ışınların hiçbir faydası yoktur". "O yüzden mutlaka az da olsa doğrudan temas olmasına özen gösterin". Ben de o günden beri elimden geldiğince buna özen gösteriyorum. Yeri geliyor yemeğimi geciktiriyorum, işlerimi yapmıyorum ama Erdem'i mutlaka dışarı çıkartıyorum. Hiç bir işim onun sağlığından daha önemli değil çünkü.
Eğer hava yarın da böyle olursa yine dışarı çıkmaya çalışacağım inş. Bu seferki rotamız Özgürlük Parkı olabilir. Orası da çocuklarla gitmek için güzel bir park çünkü.
Bu durumda yarın görüşmek üzere ..
Biz çocukken dışarıdaydık hep. Okuldan gelince yağmur çamur, kar dinlemez, önlüklerimiz çıkartıp (daha doğrusu fırlatıp :) ), dışarı atardık kendimizi. Lojmanın çimenliklerinin üzerinde futbol oynamak en büyük zevkimizdi. Üstelik de çıplak ayak. Hatırlıyorum bir keresinde ayağıma kırık bir cam kola şişesi batmış, ayağım baya da kanamıştı. Hemen yukarı çıktım, annem pansuman yapıp yara bandı yapıştırmıştı. Sonra da ben annemin bütün itirazlarına rağmen hemen maça dönmüştüm. Futbol o kadar önemliydi benim için. (Şimdi oğlanın başına gelse kucakladığım gibi hastaneye götürsem mi acaba diye düşünürüm kesin, o ayrı )Geceleri de kurbağaların eşliğinde saklambaç oynamak süperdi. Gerçi gece dışarı çıkmak için izin almak çok zor işti çünkü -bizim kuşağın bütün çocukları gibi- akşam ezanı okunmadan evde olmamız gerekirdi :)
Ben iki gün üst üste dışarı çıkmasam çok daralırım. Bey'e her zaman söylediğim gibi en azından "yüzüme rüzgar değmesi lazım" :)) Dışarıda olmayı seviyorum ama mutlaka açık hava olacak. Alışveriş merkezine -gerçekten işim olmadığı müddetçe- gitmemeye çalışıyorum. (İtirazlarını evde bana iletirsin bey)
Bu yüzden olsa gerek Erdem'i de sık sık dışarı çıkartıyorum. (Nihayet konumuza gelebildik) Her gün parka gitmeye çalışıyoruz. Eğer o günkü program buna elvermiyorsa en azından markete götürüyorum. Hava ne kadar sıcak ya da ne kadar soğuk olursa olsun. Rüzgarlı havalarda da dışarı çıkartırım mutlaka, tabi giyimine dikkat ederek.
Bu hafta hava gündüzleri çok güzeldi. İki gün Maltepe sahiline gittik, oradaki parkı Erdem çok seviyor. Arabadan denizi gördüğü ilk ana onmu parka kim götürüyorsa ona teşekkür edeiyor. "Şağol anne,şağol baba,şağol Duva (kendisi Zeynep Teyzesi olur). Orada hem dilediği gibi koşturabiliyor, hem kedilerle arkadaşık ediyor, hem de salıncağa binebiliyor. İki gün de Meydan'a gittik, bugün yine oradaydık. Ümraniye'de böyle yerler pek yok, orası da açık hava ve oyuncaklar da var. İki saat boyunca koşturdu, yoruldu, bol bol da güneş gördü.
Güneş görmesi çok önemli zira Erdem'e D vitamini damlası veremedik hiç. Bir aylıkken kontrole gittiğimizde doktor hanım artık D vitamini kullanmamız gerektiğini söylemişti. Biz de kullanmaya başladık. Ama damla kullanmaya başlayana dek hiç ağlamayan çocuk, damlayı verdikten bir saat sonra deli gibi ağlamaya başladı. "Acaba vitaminden olabilir mi" deyince hemşire olan ablam, doktoru aradık. O da damlayı kesip ağlamasını takip etmemizi istedi. Gerçekten damlayı kesince ağlamaları da kesildi Erdem'in. Bunu üzerine doktor damlayı kesti, bazı çocuklarda D vitamininin böyle bir yan etkisi olabiliyormuş. "Sık sık güneşe çıkartmanız gerekiyor" demişti doktor. Sadece elleri ve yüzü bile görse güneşi yeterli olurmuş. "Ama" dedi "sakın camın arkasından gelen güneş ışınlarının yeterli olacağını düşünmeyin, camın arkasından gelen ışınların hiçbir faydası yoktur". "O yüzden mutlaka az da olsa doğrudan temas olmasına özen gösterin". Ben de o günden beri elimden geldiğince buna özen gösteriyorum. Yeri geliyor yemeğimi geciktiriyorum, işlerimi yapmıyorum ama Erdem'i mutlaka dışarı çıkartıyorum. Hiç bir işim onun sağlığından daha önemli değil çünkü.
Eğer hava yarın da böyle olursa yine dışarı çıkmaya çalışacağım inş. Bu seferki rotamız Özgürlük Parkı olabilir. Orası da çocuklarla gitmek için güzel bir park çünkü.
Bu durumda yarın görüşmek üzere ..
Dışarı çıkıyoruz
"Haruuuuuş, Erdem ve anne dışarı çıkıyor, Haruuuuuşşşş"
"Anne, baba duymuyooooo..."
Erdem dün dışarı çıkmadan önce babasına bu şekilde seslendi ve ben olduğum yerde kalakaldım. Babasına genelde bu şekilde seslenirim, özellikle de dışarı çıkarken. Dün birden söylediklerimi aynen tekrarlar görünce duygulandım çok.
Allah isteyen herkese nasip etsin inşaallah..
"Anne, baba duymuyooooo..."
Erdem dün dışarı çıkmadan önce babasına bu şekilde seslendi ve ben olduğum yerde kalakaldım. Babasına genelde bu şekilde seslenirim, özellikle de dışarı çıkarken. Dün birden söylediklerimi aynen tekrarlar görünce duygulandım çok.
Allah isteyen herkese nasip etsin inşaallah..
3 Kasım 2010 Çarşamba
Yeni oyuncak
Erdem'in bilgisayarla ilgili en büyük zevki tuşlarını kopartmak. Bugüne kadar dedesinin, halasının, Zahide Teyze'sinin bigisayarlarının bilumum tuşlarını yedi. Anne ve babasının da iki adet bilgisayarını bozdu. Dün itibariyle üçüncüsünü almış bulunuyoruz. Ama bu sefer sıkı sıkı tembihler ve tehditler eşliğinde :) Bu son şansım, eğer kazara Erdem kuzusu buna da birşey yapacak olursa bir daha uzun zaman dizüstü bilgisayar kullanma zevkinden ve bana göre lüksünden mahrum kalacağım. Lüks diyorum zira üst kattaki masaüstüne her dakika çıkma imkanım olamıyor maalesef. Erdem'le çıkayım desem ofis darmadağın oluyor ve hemen aşağı kata gönderiliyoruz :( Oyüzden çook dikkatli kullanmalıyım yeni oyuncağımı.
Velhasıl bana lazımsın laptop, sana iyi bakmam lazım.
Velhasıl bana lazımsın laptop, sana iyi bakmam lazım.
15 Ekim 2010 Cuma
Pedagog
Erdem'i bugün pedagoga götürdük. Doktora gitme sebebimiz ise Erdem'in parmak emmesi. Dört ya da beş aylıkken başlamıştı, parmaklarını hala emiyor. Üstelik bu aralar bir de göbek deliğine sarmış durumda, bir eli ağzında diğer eli göbek deliğinde. Çocukta ters etki yaratmasın diye bugüne kadar elini ağzından çıkartması için zorlamadık hiç. Üzerine düşersek inadına daha fazlasını yapar diye korktuk. Bazen öyle yapıyor çünkü. Bir şeyi çok ısrarlı ve kararlı bir şekilde yapmasını istemediğimizi söylersek o işi yapmak için daha fazla istek duyuyor. "Üzerine düşmeyelim, nasılsa büyüdükçe unutur" diyorduk ki başımıza göbek deliği çıktı bir de.
Biz de "ne yapabiliriz acaba" diye bir bilene soralım dedik. Doktor hanım ilgiliydi sağolsun da söyledikleri zaten bizim yaptığımız şeyler. "Üzerine düşmeyin, bu onun kendini rahatlatma biçimi, zamanla ilgileri değiştikçe ve geliştikçe bu alışkanlığından kurtulacaktır" dedi."Çözüm yolu olarak kreş de bir alternatif olabilir" dedi ama biz çok emin değiliz, Erdem üç yaşını doldurmadan kreşe başlatmak istemiyoruz.
Yalnız Erdem'in sosyalliğinden etkilendiğini söyledi ki anne-baba olarak gerçekten gururlandık. Demek anne-baba olmak böyle bir şeymiş, evladı hakkında söylenen en ufak bir iltifat insana çocuğu çok büyük bir iş başarmış gibi gelirmiş.
İnsan anne-babasını gerçekten anne-baba olunca anlarmış.
Biz de "ne yapabiliriz acaba" diye bir bilene soralım dedik. Doktor hanım ilgiliydi sağolsun da söyledikleri zaten bizim yaptığımız şeyler. "Üzerine düşmeyin, bu onun kendini rahatlatma biçimi, zamanla ilgileri değiştikçe ve geliştikçe bu alışkanlığından kurtulacaktır" dedi."Çözüm yolu olarak kreş de bir alternatif olabilir" dedi ama biz çok emin değiliz, Erdem üç yaşını doldurmadan kreşe başlatmak istemiyoruz.
Yalnız Erdem'in sosyalliğinden etkilendiğini söyledi ki anne-baba olarak gerçekten gururlandık. Demek anne-baba olmak böyle bir şeymiş, evladı hakkında söylenen en ufak bir iltifat insana çocuğu çok büyük bir iş başarmış gibi gelirmiş.
İnsan anne-babasını gerçekten anne-baba olunca anlarmış.
17 Eylül 2010 Cuma
Yine upuzun bir ara..
Blog okumaya bolca vakit ayırıyorum ama yazmaya gelince hep bir bahanem var. Erdem'in gelişimini, tatil anılarımızı, kurduğum ve konuk olduğum güzel sofraları aktarmayı geçiriyorum aklımdan ama bir türlü olmuyor.
Erdem 28 aylık oldu. Bakalım en azından bundan sonrasını aktarmayı başarabilecek mi annesi? Hep birlikte göreceğiz.
Erdem 28 aylık oldu. Bakalım en azından bundan sonrasını aktarmayı başarabilecek mi annesi? Hep birlikte göreceğiz.
3 Mayıs 2010 Pazartesi
7 Mart 2010 Pazar
Fenerbahçe parkı
Elma şekerimle Perşembe günü Fenerbahçe parkına gittik.
Kedilerin arkasından "Hav hav buğaya" deyip koşturup durdu.
Hayatında ilk defa gördüğü tavşanlar da çok ilgisini çekti. Onların da arkasından "hav hav" demeyi ihmal etmeyerek tabi..
Bu da parktan bir görüntü. Güneşli bir havada çocuklarla gidilebilecek güzel bir park.
1 Mart 2010 Pazartesi
Haftasonu gezmeleri




Bu hafta sonu Erdem için de annesi ve babası için de değişik bir hafta sonu oldu.
Cumartesi günü artık büyüyüp delikanlı olan oğlum teyzeleriyle birlikte Kuzguncuk'a kahvaltıya gitti. Fotoğrafları teyzesinden alır almaz ekleyeceğim siteye. Teyzelerinin söylediğine göre büyük adamlar gibi güzelce kahvaltısını yapmış, ıhlamurunu içmiş, çalışanların hepsini şirinliğiyle mest etmiş ve daha sonra da deniz kenarında yürüyüşünü daha doğrusu koşusunu yapmış. Erdem yürümektense koşmayı terih eder her zaman zira. Dışarıya çıkar çıkmaz öyle bir koşmaya başlıyor ki gören evde koltuğa bağlıyoruz zanneder :)
Biz de aynı gün çok yakın bir arkadaşımızın yeni doğan bebeğini görmeye gittik. Kerem'e de "hoşgeldin" deyip selam edelim buradan. Annesi Sümeyye ve babası Şerafettin'e de göz aydınlığı dileyelim.
Pazar günü de sabah babamızın liseden arkadaşının evine kahvaltıya gittik. Saat onbirde başlayacak kahvaltı davetli olanların gecikmesiyle ancak onikide başlayabildi. Allahtan Erdem evde kahvaltısını yapmıştı, babaannesi de bir tabak çorba içirmişti. Orada bir iki dilim salatalıktan başka bir şey yemek istemedi. Uykusu geldiği için yaramazlık da yapamadı, güzel güzel arabalarıyla oynadı oğlum. Genelde oyuncaklarla oynamayı daha çok seviyor halbuki ben arkadaşlarıyla oynamasını tercih ederim. Onunla beraber 5 çocuk vardı, üstelik bir tanesi Erdem'den yalnızca 2 saat küçüktü ama hiçbiriyle oynamadı. Sanırım arkadaşlaıyla daha çok vakit geçirmesini sağlamaya çalışmalıyım.
Öğleden sonra can arkadaşım Esra'nın yine Erdem'den 70 gün büyük olan oğlu Dora'nın doğumgünü partisine katılmak için erkenden izin isteyip ayrıldık.
Doğumgünü organizasyonu Tuzla Özsüt'teydi. Sahil yolundan Tuzla'ya kadar gitmek -hele de hava güneşliyse- çok keyifli oluyor doğrusu. Sakin bir yolculuğun ardından Özsüt'ü kolayca bulduk. Erdem yol boyunca uyudu, oraya varır varmaz da uyandı. Birden bire kalabalığın içine girince önce tedirgin oldu biraz, ama sonra açıldı. Ev sahibimiz Doracık da pek bir şık, pek bir havalı ve pek bir cevvaldi:) Hiç kimseye yüz vermedi, kendi kendine oynadı durdu:) Erdem de nedense ondan uzak durdu halbuki ev ortamında görüşünce gayet güzel anlaşıyorlar.
Dora'nın pastasını görünce Erdem'in "anneee aaaaaaaaaaa hav hav" demesi çok hoştu gerçekten. Dora annesi ve babasıyla pastasını keserken çok mutluydu, Allah mutluluklarını daim etsin inşallah. O kadar şeker bir çocuk ki, inşaallah Erdem ve
Dora da büyüdükleri zaman anneleri gibi çok yakın arkadaş olurlar.
Bu arada Esra palyaçonun azizliğine takılmış olsa da organizasyon gerçekten dört dörtlüktü. (Gerçekten Esra!!!!) Mekan çok güzeldi, arkadaş ortamı çok nezihti, doğumgünü pastası ve Dora'nın anneannesiyle babaannesinin hazırladıkları da nefisti. Erdem özellikle Gülay Teyzemin hazırladığı fellah köftesine bayıldı. Kaç tane yediğini sayamadık ki normalde yemek yemek konusunda çok istekli değildir benim oğlum.
Bütün tören boyunca birbirlerinden uzak duran Erdem ve Dora ayrılırken güzel güzel öpüştüler. (halbuki ikisi de gün boyunca hiç kimseyi öpmemişlerdi). En kısa zamanda tekrar biraraya gelirler umarım hayırlısıyla.
Dönüşte teyzelerine uğradık Erdem'in, akşam yemeğimizi yedik ve eve geldik. Daha doğrusu ben eve geldim, onlar baba oğul babaannemize gittiler. Benim artık takatim kalmamıştı. Gelir gelmez çayımı demleyip, şöyle bir güzel uzandım kanepeye ve dinlendim.
İşte hafta sonumuz böyle geçti.
13 Ocak 2010 Çarşamba
Erdem 20 aylık oldu..
Erdem artık 20 aylık. Aslında çok uzun zaman önce atıldığım bu serüvene hiç başlayamadım. Bu süre içinde oğlumu büyüttüm, onunla ben de büyüdüm. Blog dünyasının sıkı bir takipçisi oldum. Artık bu sayfanın hakkını vermenin zamanı geldi. Artık düzenli olarak yazmaya çalışacağım, tabi Erdem'den fırsat kaldıkça.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
